Üretim Hatası 2
"Hadi bakalım, fabrika bugün sende" diyerek anahtarı bana teslim etmiş olmaları da kusurlu ürünlerin çıkmasına engel olmamıştı.
İnsan ne dilediğine dikkat etmeli. Vedat Milör'ün de dediği gibi "iyi malzemeden kötü yemek çıkabilir ama kötü malzemeden iyi yemek çıkmaz". Bazen öyle bir güveniyor, öyle inanıyorsun ki kendine, "ah ben olacaktım, var ya..." şeklinde fantezilerle yaşayıp, kendini gösterme fırsatı doğduğunda ne kadar hazır olduğuna kör oluyorsun. "Hadi bakalım, fabrika bugün sende" diyerek anahtarı bana teslim etmiş olmaları da kusurlu ürünlerin çıkmasına engel olmamıştı.
Grup mesajlarında adımın mentionlanması ile telefonu elime almam bir oldu. Belli ki bir şakaya konu olmuştum ve kaçırmaya niyetim yoktu. Bir de ne göreyim: "yarınki açık mikrofonda MC, @Anıl". İnanamadım. Tıpkı ergen bir kızın sevgilisine mesajında olduğu gibi "askm pki ndn bn .s" diye sorguladım. Çünkü ben böyleyimdir. Başıma iyi bir şey geldiği zaman hemen önemsizleştiririm.
Sorgulama kısmı çok da uzun sürmedi çünkü etkinlik yarındı. Ayağıma gelmiş kıymetli fırsatı daha şöyle ağız tadıyla bir değersizleştiremeden elim ayağıma dolaştı. Normalde açık mikrofonda sana ayrılan 5-10 dakikayı en iyi nasıl değerlendiririm diye düşünürsün. Ama sunucu olmak başka bir şeydi. Gecenin gidişatı sana bağlı. Sadece sırayla isimleri anons etmek ve zaman takibi değil; ritmi ayarlamak da senden bekleniyor. Tıpkı bir jonglör gibi. Tempo düşerse kaldır, yükselirse tepede dans ettir.
Daha “Hangi şakaları denesem?” diye düşünürken, açılış esprileri, komedyenleri anons ederken araya serpiştirilecek şakalar da bulmam gerekiyordu. Hazırlıklarım ile gerekenler arasında ülkenin cari açığı kadar bir fark vardı.
Mekana vardığımda, arkadaşlar “Nasıl, heyecan var mı?” diye nabız yokluyor, “Yap şovunu, seyirciyi avucuna al!” diye gaz veriyorlardı. Seyirci avucumdaki ter gölünde boğulacak haberleri yok. Salonu süzerek havaya girmeye çalıştım. Mekan boş sayılmazdı ama masalar aralıklıydı. Köşelere serpiştirilmiş bir iki kişi, ortada boşluklar. Geleceğini söyleyen arkadaşlarım da yoktu ortalıkta. “Az kalabalık, sıcak ortam olur,” diyerek kendimi kandırdım.
Mikrofonu elime aldım ve başladım. Spot ışığı gözümü yakıyordu ama seyircinin soğuk bakışları daha beterdi. Kimi telefonuna gömülmüş, eski sevgilisini stalk’luyor gibi; kimi yanındakiyle dedikodu, kimi de bira kuyruğundaydı. Sadece iki kişi gülümsüyordu: biri, Türk arkadaşına eşlik eden kibar bir İngiliz; diğeri ise herhalde yanlışlıkla buraya ışınlanmıştı.
Alkışlar kesildi, konuşmaya başladım:
“Beni bu gece buraya çıkardılar çünkü terapistsin, seans süresi bitince şutlamayı en iyi sen bilirsin.”
Çıt yok.
“Bu gece sahnede muazzam bir line-up var. Hepsi birbirinden yetenekli... erkek. En son bu kadar erkeği bir arada, GATA’da okuduğumda görmüştüm.”
Yine sessizlik.
Anıtkabir'de saygı duruşunda bile daha fazla gülüşme olduğu zamanlar hatırlıyorum.
"Konuştukça batmak" eylemini bire bir yaşıyordum. Sessizliği kırmak için cephanemde ne varsa kullanıyordum ama tıpkı Merkez Bankası rezervleri gibi hiçbir fayda getirmeden eriyip gidiyorlardı. Dilim damağımın da iyice kurumasıyla konuşmakta fiziksel olarak da zorlanıyordum. Sonunda, beynim şalteri indirdi: Ne söyleyeceğimi de unuttum.
“Evet, ne söyleyeceğimi de unuttum,” dedim, alaycı bir sırıtışla. Durumu kabullenip alaycı bir şekilde bunu dile getirmekten başka çare yoktu. Ruh sağlığı konusundan malzeme çıkma potansiyeline güvenip psikiyatrist kimliğimden nemalanarak seyircilerle sohbet etmeye yeltendim. Ama nafile. Çoğu kişi “Ne soracağım ben sana be?” der gibi bakıyordu — bazıları bunu kelimelere döküyordu bile.
Ön sırada konuşmaya meraklı bir iki kişi, sahneyle değil, arkasındaki kalabalıkla sohbete dalmıştı. Sunucudan ümidi kesen seyirci kendi arasında gülüşüyordu. Mikrofon sesi diğer sesleri bastırınca kontrolü biraz olsun tekrar ele aldım ama öylesi de matah bir durum sayılmazdı. Aklımdan bu işi bırakmak için "onüç sebep" dönerken, seyirciyle yıldızımın barışmadığını kabullenip beyaz bayrağı kendi içimde çektim. İlk komedyeni sahneye davet ettim.
Şansın yanımda olduğu tek konu o gece sahneye çıkacak komedyenlerdi. Hepsi birbirinden yetenekli ve tecrübeliydi. Aralarında ön komedyenlik yapmış, gece birinciliği kazanmış, hatta kendi şovunu düzenleyenler bile vardı. Seyirciyi ısıtıp güldürmeyi başarıyorlardı. Ama ne zaman mikrofonu geri alsam, atmosferi yeniden buzdolabına sokuyor ve sıradaki komedyene öyle aktarıyordum. Herkese aynı şekilde ölü bir seyirci bırakarak eşitlikçi davrandığımı söyleyebilirim.
Ara verildiğinde, bakışlardan kaçacak delik arıyordum. Nasıl geçtiği ortadaydı, kimseye sorma gereği duymadım. Terapi odasında sessizlik bin anlam taşıyabilir ama komedi kulübünde tek bir anlamı vardır ve o da hayırlı değildir. Daha altından kalkılması gereken bir yarı daha var diyerek içecek bir şeyler alıp kendimi toparlamak için hava almaya çıktım.
İzleyiciler arasında yüzüme gülümseyerek bakan birkaç sima tanıdık gelmişti. “Herhalde daha önce bir gecede görmüşümdür,” diyerek geçiştirdim ve elimdeki bardaktan bir yudum alıp ikinci yarıya kafa yormaya başladım.
Battı balık yan gider edasıyla bir rahatlık çökmüştü üzerime. Bozuk saatin bile günde iki kez doğruyu göstermesi gibi, arada bir-iki şaka tuttu. Hisse senedi yükselince hemen satan acemi yatırımcı gibi, biraz güldüklerini görünce hemen sıradaki komedyeni çağırdım. Gecenin sonunda organizatör kulağıma eğilip “direkt bitir abi” diye fısıldıyorlardı. "Hoca, bitir artık!" şeklinde bir duygu bütünlüğü oluşmuştu.
Sahneden indiğimde, sahneyle aramdaki mesafenin gözümün gördüğünden çok daha uzak olduğu gerçeğiyle yüzleşiyordum. Etkinliğin bitişiyle barın etrafı kalabalıklaşmış ve herkes birbiriyle kaynaşmaya başlamıştı. Dalgın dalgın sahneye bakarken, içimdeki ölü komedyeni sessizce son yolculuğuna uğurluyordum. O sırada biri yanıma geldi:
“Anıl, sen komedyenlik de mi yapıyordun? Hiç bilmiyorduk!”
Bozuntuya vermedim. “Yapmaya çalışıyoruz işte,” dedim, hafif bir sırıtmayla.
Adam devam etti: “Hatırladın mı, beni hastanede tedavi etmiştin.”
Hastanenin adını söylemesiyle beynimde şimşekler çaktı. Evet, oydu! Yatan hasta servisinde uykusuz geceler sonunda taburcu ettiğimiz hastamız. Gülümseyerek bana bakan o tanıdık yüz, onun yüzüydü.
Sahnede attığım bütün psikiyatri şakaları gözümün önünden bir film şeridi gibi geçmişti. Ya şikayet ederse? Komedyenlik kariyerim ölü doğmuşken yanında meslek hayatımı da götürmesin sakın? Kaldı ki, Dünya, ilk defa sunucu olduğum gecede, bir eski hastamla komedi kulübünde karşılaşacak kadar küçük müydü?!
“Evet, evet!” dedim, “Seni böyle görmek çok güzel.” Gerçekten seviniyordum. Kim istemez ki hastası karşında hayat dolu dursun? Sanki roller değişmişti. Zamanında ben onu iyileştirmişim, şimdi de o bana tebessümle iyi geliyordu. İçimdeki ölü komedyeni kaldırdığım morga bir sıcaklık yayılmıştı.
Kim bilir...
Belki de gülümsetebilmek, güldürmekten daha değerlidir.

